Emine Hatice
Allah’ın ve Resulü’nün selam ve bereketi üzerinize olsun.
Ben Emine Hatice. Şuan binlerce üveysten inşaallah ileride milyonları aşacak sayıda üveysten sadece biriyim.
Bu zikre girmeden çok önce Allah’ı maddi bir imtihanımla aramaya başladım. Maddiyatım düzelsin diye okumadığım sure, dua, sayılı esma, 4444 salavat kalmadı.
Akşamla yatsı arasında 1000 tane şunu okursan rızkın artar, sabahla öyle arası şu kadar namaz kılarsan bu olur kapılarını epey zorladım.
Sonuçta hiçbir şey değişmiyordu ve ben Rabbime küsüyordum. O kadar cahildimki şirkte olduğumun farkında bile değildim.
Allah’ın yapma dediği ne varsa yaptım. Akşama kadar nefsimin her arzusunu yerine getiriyor, gece olunca Allah’ım ben bu olmak istemiyorum diye ağlıyordum.
Sabah olduğunda sanki o gece ağlayan ben değilmişim gibi yeniden nefsimin esiri oluyordum.
Sonra bir ayet çıktı karşıma.
“Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür. Ve gidişçe daha şaşkındır.”
(İsra 72)
Bu ayeti Allah gözleri görmeyen kullarına söylüyor olamaz dedim. Hem bu dünyada hem ahirette neden kör etsin onları başka bir anlamı olmalı diye düşünmeye başladım.
Artık arayışımın manası değişmişti, kalp gözümü açacaktım, kör olmayacaktım. Bu defa yine kalp gözü açar denilen ayetleri zikir olarak çekmeye başladım. Her türlüsünü deniyordum ama bir şeyler düzeleceği yerde daha da huzursuz oluyordum. Korkuyordum karanlıktan, evde yalnız kalmaktan, sanki arkamdan birileri takip ediyormuş gibi hissediyordum evde yalnız yürüdüğüm zamanlarda.
Sonra dediler ki bir Mürşit gerekli. Tamam dedim bu defa mürşit aramaya başladım. İnternette arayıp taramadığım site kalmadı. Mektup göndermediğim kendini şeyh ilan eden kişi kalmadı ama hiçbirinden istediğim o beni havalara uçuracak cevabı alamadım. Videolardaki hoca geçinenlerle konuşmaya başladım, sen Mürşid-i Kamilsen şimdi bana bak, bana bir işaret ver dedim. Ama olmadı tabiki. Yani aradığımı bulamamıştım. İyi ki de bulamamışım.
Sonra kendi kendime zikir yapmaya karar verdim. Daha etkili olsun diye araştırmalarımın sonucunda çarşafın altında karanlıkta yaptım zikirleri. La ilahe illallah Muhammeden Resulüllah diye başlıyordum. Sonra bu uzun geliyordu Allah, Allah diye devam ediyordum. Uyuyup kalıyordum örtünün altında. Uyandığımda ise örtüden çıkmaya korkuyordum. Sanki her yeri cinler sarmış gibi geliyordu. Kenarından baktığımda hiçbir şey görmeyince hızlıca yatağıma koşuyordum.
Böyle olmazdı. Allah’a giden yol bu kadar korku dolu olamazdı. Yine küstüm Allah’a tüm cahilliğimle. Sadece namaz kılacağım dedim ve namaza başladım. Ama olmuyordu. Eksikti bir şeyler. Bir yolu olmalıydı. Bütün yaşanacaklar eski devirde yaşandı ve bitti diye bir kader olamazdı. Bize de bir pay düşmeliydi.
Tabi bu zikir durumlarından istediğim neticeyi alamayınca kaşık bükme çalışmaları, kağıt döndürme çabaları, parapsikoloji denemeleri, metafizik her kapıyı zorladım. Yok hiçbirisi doğru adres değil…
O gece artık yapıştım seccademe. Dedimki Allah’ım sana gelmenin doğru ve güvenilir bir yolu olmalı. Vardır o yol ama ben bulamadım. Bana göster. Bana öğret. Ben kör kalmak istemiyorum. Ben seni görmek istiyorum. Doğru kapın neresiyse, doğru kişi kimse bana onu öğret. Gitmeyeceğim buradan, sen bana o kapıyı açana kadar huzurundayım dedim adeta bir alacaklı gibi…
Odamda yalnızdım. Karanlıktı. Benden başka kimse yoktu. Bilgisayar yatağın üzerindeydi ama ekranda bir sayfa açık değildi. Duamı bitirdiğimde gözyaşlarımı silerken bir anda ekranda sayfayı gördüm. O güllü sayfayı. www.veyselkarane.com. Hemen kalktım yerimden koştum bilgisayarın başına. Sayfayı incelemeye başladım. Ziyaretçi defterinde yazılanları okudum. Tam aradığım dünya burasıydı. Evliya hayatı yaşıyor bu insanlar dedim, hem ağladım hem okudum tek tek. Sonra zikri merak ettim, tövbe alıp verme durumlarına çok sinir oluyorum var mı böyle bir uygulama diye inceledim. Yoktu. Herkes zikrini kendisi çekiyordu. Harika. Zikre baktım Tövbe, salavat, 11 ihlas 1 fatiha ve tevhid. Çok kolaydı. Günde sadece 2 kez. Tamam dedim ben bu zikre başlarım.
Rüya yorumu için hoca seçiniz diyordu. Zaten bunlar benim ilgi alanlarım. Yol beni oradan da vurmuştu. Kimseye bağlanmadan, tövbe alıp vermeden, Allah ile arama aracı koymadan…
Yıllarca internette Allah’ı aramıştım ama o gece nasip oldu. Hamdolsun. Hamdolsun. Hamdolsun.
Veren Allah’ın şanı ne yüce.
Bu kadar lütfa , gelişindeki aracısızlığa rağmen nefsim rahat durmadı ve acaba doğru yol mu dedirtti. O kadar yanlış yol var ki; insan doğrusundan bile şüpheye düşüyor. Ama benim güzel Çalabım (Yunus Emre Sultan böyle hitap ediyor Rabbine, bende çok seviyorum) bırakmadı beni. Rüyamda Tarık suresini gördüm. Canan öğretmenim tefekkür et dedi. Bilmiyordum tefekkür nedir ilk kez duymuştum. Hemen tefsir kitaplarını açtım. Hazıra konmak istemişim bilmiyordum ki. Tarık karalığı delen yıldız demek ama bana verilen mesaj ne anlayamadım. Meğer tefekkür zikir ile birlikte ruhun geceleri aldığı ilmi gayret ile akla da öğretme durumuymuş. Aradığım cevap hala yoktu ortada. Videolara bakayım dedim siteden rastgele birisini seçtim ve Muharrem öğretmenimizi dinlemeye başladım. Videonun bir yerinde ekrana döndü ve TARIK YILDIZI SENSİN dedi. Hani ben yıllarca o sahte hocaların videolarını izlerken ekrana bak, bana bir şey söyle, bir işaret ver diye debelendimya; Güzel Rabbim bana, kalbim mutmain olsun diye tamda buradan cevap verdi. Tüm üveysler tarık yıldızı. Karanlığı, cahilliği deliyorlar çünkü. Yeni bir din anlatmıyorlar, gerçek İslamı, Peygamberimizin zamanındaki gibi yaşamaya çalışıyorlar. Rablerini çok seviyorlar ve sevdirmek için gece gündüz, hiçbir ücret istemeden uğraşıyorlar.
Bu zikirde öğrendiklerimden en güzeli şu ki ; Allah kullarını gerçekten çok seviyormuş. Lütufların en güzeli Onu zikretmemize izin vermesiymiş. Ben artık zikri birisine anlatırken sevdiğim (Rabbim), sevdiklerine, özlediklerine (kullarına) kavuşsun diye anlatıyorum.
Bu yol benim görüntüm dahil (açıktım, örttü Rabbim) , tüm benliğimi, hayatımdaki insanları, etrafımda olup biten her şeyi değiştirdi, güzelleştirdi.
Bir gün dua ediyordum Allah’ım beni aşkınla yak diye.
Sonra dedim ki hadsizlik mi ediyorum acaba doğru bir dua mı bu. Sordum Muharrem öğretmenime.
Dedi ki bana ; Allah’ım beni aşkınla yak dersen, bu duayı eden tüm kulları arasında sana ne zaman sıra gelirse o zaman seni yakar, ama üç gün, ama üç ay, ama üç yıl ama otuz yıl. Ama Allah’ım alemi aşkınla yakmak için bana yangın ver dersen; seni yakar, senin yangınınla alemi yakar.
İşte bu dua ile hizmetin ne kadar önemli olduğunu öğrendim ve hizmet ile Allah’a yolculuk yapmanın en derin zevklerinde dolanıyorum her gün tüm üveys kardeşlerim gibi. Bir üveyse verilen güzellik tüm üveyslere verilmiş demektir. Biz üstünlük hevesinde değiliz, biz diyoruzki; Allah’a giden en güzel, en güvenli, en kestirme tek yol burası. Biz geldik, yaşıyoruz, görüyoruz, yaşamadığımız şeyleri anlatmıyoruz. Kardeşim sen de gel, sende yaşa ve gör…